ONUR ERCAN’IN YAZISI
Son yıllarda yaşanan gelişmeler, yalnızca askerî bir başarılar zinciri olarak okunamaz. Sahada görülen her hamlenin arkasında, uzun soluklu, sabırlı ve çok katmanlı bir devlet aklı bulunmaktadır. Türkiye’nin ortaya koyduğu performans, anlık reflekslerin değil; tarihsel hafızanın, stratejik derinliğin ve tecrübenin ürünüdür.
Suriye sahasında, yıllarca “yenilmez” algısıyla beslenen çapulcu yapılar, yalnızca silahla değil; istihbarat, psikolojik denge, saha okuması ve zamanlama ustalığıyla bertaraf edilmiştir. Burada asıl kırılma noktası, karşı tarafın ne beklediği ile Türkiye’nin ne yaptığı arasındaki farktır.
ABD, on binlerce tır dolusu silah sevk ederken, bu silahların sahada gösteri amaçlı kullanılacağını, kaosun kalıcılaşacağını ve bölgenin sürekli kontrol edilebilir olacağını varsaydı. Oysa hesaba katılmayan şey, Türk devlet aklının sabırla ördüğü görünmez hazırlıktı. Bugün sahada yaşanan çözülme, işte bu sabrın neticesidir.
Bölgenin temel güvenlik sorununun kim olduğu artık gizli değildir. İsrail faktörü, yalnızca bölge halkları tarafından değil, küresel aktörler tarafından da açıkça bilinmektedir. Ancak bu bilginin bir de sessiz kabul edilen yönü vardır:
İsrail, kendisine karşı doğrudan ve sonuç alıcı bir karşılık verebilecek tek gücün Türkiye olduğunu bilmektedir.
Bu nedenle saldırganlık dili her zaman dolaylıdır. Açık cepheleşmeden özellikle kaçınılır. Çünkü Türkiye, Irak değildir; Suriye değildir; Lübnan değildir; İran da değildir. Türkiye, yalnızca coğrafi bir aktör değil, siyasi ve tarihsel bir ağırlık merkezidir.
Türkiye bu yollardan daha önce geçti.
28 Şubat süreci, yalnızca bir iç müdahale değil; dış bağlantıları olan bir zihinsel kuşatmaydı. “Bin yıl sürecek” denilen düzen, halktan kopuk bir vesayet tahayyülünün ürünüdür. Ancak bu tahayyül, millet iradesi karşısında tutunamamıştır.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şudur:
Bir devlet, liderliğini kaybettiği an çözülmeye başlar. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Liderlik; yalnızca hitabet ya da görünür güç değildir. Liderlik, kriz anlarında doğru zamanda susabilmek, doğru anda harekete geçebilmek ve bedel ödemeyi göze alabilmektir.
Türkiye, bu süreçte liderliğini kaybetmedi. Aksine, her saldırı ve her baskı girişimi, devlet reflekslerini daha da keskinleştirdi.
Bugün dünya sahnesinde etkin, yetkin ve sahada kendini ispatlamış güç sayısı sanıldığından çok daha azdır. Birçok ülke söylem üretir; ancak uygulama aşamasında başkalarının inisiyatifine mahkûm kalır. Türkiye ise sahada bizzat var olarak, risk alarak ve bedel ödeyerek ilerlemiştir.
Bu nedenle Türkiye’nin gücü yalnızca askerî kapasitesinde değil; karar alma cesaretinde ve sahada karşılığı olan stratejisinde yatmaktadır. Vizyon, ancak tecrübe ile birleştiğinde anlam kazanır. Türkiye’nin farkı da tam olarak buradadır.
Yaşananlar bir güç gösterisi değildir; bir akıl gösterisidir.
Bağırarak değil, acele ederek değil; sabırla, planla ve derinlikli okumalarla ilerlenen bir sürecin sonucudur. Türk devlet aklı, dünyaya bir kez daha şunu göstermiştir:
Gerçek güç, her an saldırmakta değil; gerektiğinde saldırabilecek kapasiteye sahip olduğunu hissettirmektedir.
Ve bugün, bunu sahada ispatlamış tek aktör Türkiye’dir.

