MUSTAFA YUNUS GONCA’NIN YAZISI
ALMANYA – Her yolculuğun bir hikâyesi var ama bazıları insan hayatında bir milat oluyor.
KKTC ve Batum tecrübelerimi bir kenara bırakırsak, Canik Belediye Meclisimizin görevlendirmesiyle gerçekleşen bu seyahat, benim için Avrupa’ya açılan ilk “gerçek” kapıydı.
Haliyle heybemde sadece valizim değil; merakım, gözlemlerim ve temsil ettiğim değerlerin sorumluluğu da vardı.
Berlin’e indiğimde yanımda kimse yoktu. Ekiple buluşma noktamız Mainz ve Köln olacağı için, Almanya’nın başkentinde iki gün boyunca “tek tabanca” takıldım. Hem yalnız olmanın verdiği o hareket özgürlüğü hem de gurbetin o ilk soğuk hissi birbirine karıştı. Ancak Berlin sokaklarını, müzelerini ve meydanlarını adımladıkça gördüm ki; burası sadece beton binalardan ibaret değil, ciddi bir “düzen” üzerine kurulu.
Şehir ve İnsana Saygı
Şehre ister istemez bir yönetici refleksiyle bakıyor insan. İlk dikkatimi çeken şey o tıkır tıkır işleyen sistem oldu. Hani “Alman disiplini” derler ya, yerinde görünce daha iyi anlıyorsunuz. Müthiş bir düzen var burada. Kaldırımlar yayalar için kutsal alan, kimse kimsenin hakkına girmiyor. Bisiklet yolları ise bizdeki gibi “yasak savmak” için çizilmemiş; şehrin ana damarı gibi akıyor.
İnsanlar kurallara polis korkusuyla veya ceza yerim endişesiyle değil, bir iç disiplinle uyuyor. Bu manzarayı görünce, kendi memleketimdeki potansiyeli düşünüp dertlenmemek elde değil.
Bizim insanımızın o kıvrak, pratik zekâsını şu Alman disipliniyle harmanlayabilsek, ortaya neler çıkardı kim bilir…
Berlin Soğuğunda Dost Sıcaklığı
Berlin’de yalnızdım dedim ama bu yalnızlık uzun sürmedi.
Çocukluk arkadaşlarım Efe ve Akın ile buluşmak, o gri Berlin gökyüzünün altında içimi ısıttı. Yıllar sonra binlerce kilometre ötede, aynı samimiyetle kucaklaşmak gerçekten paha biçilemezdi.
Tabii konu yemek olunca Berlin, Doğu ile Batı’nın harman olduğu yer. Dostlar sağ olsunlar, beni Berlin’in meşhur lezzet duraklarına götürdüler.
Burada Türk ve Arap mutfağı o kadar baskın ki, damak tadı olarak yabancılık çekmeniz imkansız. Ama işin aslı; lezzet bahane, dostlarla yapılan o koyu hasbihal şahaneydi.
MÜSİAD Berlin ve Bir “Çınar” ile Tanışmak
Vaktimi sadece gezerek değil, vizyonumuza uygun temaslarla da değerlendirmeye çalıştım. Bu kapsamda MÜSİAD Berlin Şubesi’ni ziyaret ederek Başkan Fikret Doğan ile bir araya geldik. Kendisinin misafirperverliği ve Avrupa’daki insanımızın gücüne dair anlattıkları ufkumu açtı.
Bu ziyarette tanışma şerefine nail olduğum İrfan Taşkıran abimizden de bahsetmeden geçersem eksik kalır. Kendisi yaşını başını almış, tecrübesi yüzüne yansımış, görmüş geçirmiş bir çınar. Onunla yaptığımız sohbet, benim için bir abi nasihati kıymetindeydi.
Gurbette böyle donanımlı büyüklerimizin, abilerimizin olması insana güven veriyor.
Duvarların Ardındaki Tarih
Ve tabii ki tarih… UNESCO listesindeki Müzeler Adası’nı karış karış gezdikten sonra rotamızı yakın tarihin acılarına çevirdik. Soğuk Savaş’ın en canlı şahidi Berlin Duvarı ve meşhur Checkpoint Charlie…
Bir zamanlar şehri, aileleri, hayatları ikiye bölen o duvarın kalıntıları arasında yürürken; ideolojilerin insan hayatını nasıl bir cendereye alabildiğini düşündüm.
Özgürlüğün kıymetini anlamak için bazen o duvarlara dokunmak gerekiyor.
Rota Güney’e
Berlin defterini; Alexanderplatz’ın kalabalığı, müzelerin sessizliği ve dostların sıcaklığıyla kapattım. Artık yalnızlık bitti; ekiple buluşmak ve asıl maratona başlamak üzere güneye inme vakti.
Bakalım Frankfurt ve Mainz durakları bize neler fısıldayacak?
