Vizyon Kuyumcu
Connect with us

Sağlık

Akciğer sağlığı için önemli 10 gıda

Diyetisyen Hande Güngör insan vücudunun yiyecekleri yakıt olarak kullandığını ifade ederek akciğer sağlığı için taze sebze ve meyve yemenin önemli olduğunu söyledi.

BURSA-
İnsan vücudunun yiyecekleri yakıt olarak kullandığını ifade eden Medicana Bursa Hastanesi Diyetisyeni Hande Güngör, “Gıdaların vücutta yakıta dönüştürülmesi sürecine metabolizma denir. Oksijenle beraber işlenen gıdaların doğru metabolize olması için sağlıklı solunum sistemine ihtiyacı vardır. Sağlıklı ve çeşitli seçilen besinler ile oluşturulan dengeli bir beslenme planı sağlıklı nefes almayı ve akciğer sağlığını korumayı destekler. Karbonhidratlar metabolize olurken daha çok, yağlar ise daha az karbondioksit üretirler. Bu sebeple solunum sıkıntısı yaşayan kişilerin daha düşük karbonhidratlı ve daha yüksek yağlı diyet uygulamaları daha rahat nefes almalarını sağlar. Akciğer sağlığını korumak için, taze meyve sebze tüketimi, antioksidanlardan zengin vitamin-mineral alımı, yeterince sıvı tüketimi ile ideal kilonun korunması önemlidir” diye konuştu.

Güngör, akciğer sağlığı için 10 besin grubunu şöyle sıraladı;

“Lif bakımından zengin olan arpa, yulaf ve mercimek gibi gıdalar, B vitamini, magnezyum, selenyum ihtiva eder. Bu gıdalar akciğer sağlığını destekler. Taze sebzeler, yüksek lif ve flavanoid içeriği sayesinde akciğer fonksiyonunu iyileştiren pancar, biber, kabak, domates, kırmızı lahana, pazı gibi besinlerin aynı zamanda KOAH ve akciğer kanseri riskini azalttığı tespit edilmiştir. Taze meyveler, özellikle elma, yaban mersini gibi yüksek antosiyanin ile akciğerlerin oksidatif hasardan korunmasına katkı sağlar. Fonksiyonel gıdalar, yüksek antioksidan, antiinflamatuar içerikleri ile zerdeçal, yeşil çay, kahve ve kakao gibi gıdalar damar sağlığına katkıda bulunarak akciğer fonksiyonları üzerinde olumlu etki gösterir. Omega-3 kaynağı besinler, hamsi, sardalya, deniz somonu gibi besinlerin kaynakları olan omega-3 ün yeterli alımı, hava yolu damar geçirgenliğini arttırarak akciğer sağlığını korur. Kuruyemişler, özellikle selenyumun en zengin kaynaklarından olan brezilya cevizi, yüksek antioksidan içeriğiyle solunum ve vücut direnci fonksiyonlarını iyileştirici etki gösterdiği bilinmektedir. Yoğurt, kalsiyum, fosfor ve selenyum açısından zengin olması sebebiyle KOAH riskini azalttığı tespit edilmiştir. Zeytinyağı, yüksek polifenol içeriği ile akciğer fonksiyonlarının bozulmasıyla seyreden solunum hastalıklarına karşı koruyucu olduğu ifade edilmiştir. Antioksidan yönünden zengin vitaminler ve mineraller, yüksek antioksidan etki gösteren C ve E vitaminin yeterli alımı akciğer fonksiyonunu destekler. Su, akciğer fonksiyonlarının sürdürülmesi için önemli bileşenlerden olan mukus yapısının korunması için yeterli miktarda su gerekir. Kilo başına 30-33 miligram su tüketimi kişinin günlük sıvı ihtiyacını karşılamasını sağlar. İdeal kiloyu koruyarak dengeli ve yeterli bir beslenme planı uygulayan kişilerin hastalık riski azalır, enfeksiyonlara karşı direnci artar, vücut direnci sistemi güçlenir.”

Yorum yapmak için tıklayın

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Sağlık

Uzmanından ‘hamilelik sürecinde yaşanabilecek böbrek taşı’ uyarısı

Gebelik döneminde birçok anne adayı gebeliğe bağlı çeşitli sorunlar ile karşılaşabilir. Hamilelik sırasında böbrek ağrısı olduğunda ise çok dikkat edilmelidir. Gebelikte böbrek taşlarının sıklıkla görüldüğünü belirten Kartal Kızılay Hastanesi, Üroloji Bölümü Doktoru Doç. Dr. M. Tolga Gülpınar, “Üriner taşlar gebelikte ağrılara, enfeksiyonlara, ara ara hastaneye yatma gereğine hatta erken doğuma bile neden olabiliyor” dedi.

Gamze Çevrim
İSTANBUL-
Böbrek taşları ülkemizde sıklıkla görülen hastalıklar arasında yer alır. Kartal Kızılay Hastanesi, Üroloji Bölümü Doktoru Doç. Dr. M. Tolga Gülpınar böbrek taşı oluşumu ve gebelerde dikkat edilmesi konular hakkında uyarılarda bulundu. Dr. Gülpınar, “Gebelik döneminde taş oluşumu riski artmaz ve yaklaşık olarak 150 gebeden biri taş hastalığına yakalanır. Ancak öncesinde bilinen taş hastalığı olanların dikkat etmesi ve önlem almaları uygun olacaktır. Gebelik döneminde taş hastalığından şüphelenildiğinde tanı koymakta bazı güçlükler yaşanır. Normalde taş hastalığı tanısında sıklıkla kullanılan röntgen, piyelografi ve özellikle en detaylı bilgi sağlayan bilgisayarlı tomografi gibi tetkikler radyasyon içerdiği için hem anne hem de çocuk sağlığında sorunlara yol açarlar.

“Planlı bir gebelikte önce doktor muayenesi yaptırın”

Gebelerde taş hastalığının tanısında en uygun görüntüleme yönteminin ultrasonografi olduğunu belirten Doç. Dr. M. Tolga Gülpınar, “Ancak ultrason hem çok detaylı bilgi veremez hem de gebelerde zaten normalde de görülebilen böbrek şişmeleri (hidronefroz) taş hastalığından ayırt edilemeyebilir. Bu nedenle öncesinde taş hastalığı olan kadınların planlı bir gebelik söz konusu ise mutlaka gebe kalmadan önce ürolojik kontrollerini yaptırmaları gerekir. Erken teşhis kötü sürprizlerle karşılaşma ihtimalini büyük oranda ortadan kaldırıyor” dedi.

Tedavi yöntemleri

Kartal Kızılay Hastanesi, Üroloji Bölümü Doktoru Doç. Dr. M. Tolga Gülpınar ,”Gebelik döneminde taş düşüren kadınlar için ilk tercihimiz, taşın boyutu da uygunsa taşı kendilerinin düşürmeleri olacaktır. Ancak taş düşürmek bilinen en ağrılı hastalıkların başında gelir. Gebelik döneminde kullanılan ilaçlar çocuğa da etki edeceği için gebenin ağrısı yeterince kesilemeyebilir. Taş hastalığı tedavisinde sıklıkla kullandığımız Şok dalga tedavileri (ESWL) gebelik döneminde kullanılamazlar. Taşı büyük olan veya ağrısı yeterince giderilemeyen hastalar için ise üreterorenoskopik taş tedavisi kurtarıcı olur. Bu yöntem ameliyathane ortamında ve anestezi ile uygulanır. İdrar yolarından ilerletilen bir kameralı sistem sayesinde taşa ulaşılır. Hastanın karnına herhangi bir kesi yapılmaz, tamamen kapalı bir uygulamadır. Taşa kameranın sayesinde ulaştıktan sonra lazer ile taş kırılır ve hastanın ağrısı hızlı bir şekilde kesilir. Ağrıya bağlı tansiyon yükselmeleri ve erken doğum riski azaltılmış olur. Gebelik sonlandıktan sonra da detaylı radyolojik incelemelerle hastanın takibi mümkün olur” diye konuştu.

Okumaya devam et

Sağlık

“Meme kanserinin erken belirtisini göz ardı etmeyin”

Her 8 kadından birinin meme kanserine yakalanma riski bulunduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Özgür Açıkgöz, “Meme kanserinin en sık görülen belirtisi memede ağrısız, zamanla büyüyen bir kitlenin hissedilmesidir. Daha nadir memede çekintiler, deride kalınlaşma, şişlik, tahriş, meme ucunun hassaslaşması ya da içe dönmesi gibi belirtiler görülebilir. Sanıldığının aksine ağrı ve kanlı akıntı ileri evrede ortaya çıkar. 20 yaşını geçen kadınların her ay memelerini kendi kendilerine muayene etmeleri gereklidir. 40 ila 69 yaş arası kadınların ise 2 yılda bir mamografi yaptırmaları gerekir” dedi.

İSTANBUL-Medipol Mega Üniversite Hastanesi Onkoloji Bölümünden Dr. Öğr. Üyesi Özgür Açıkgöz, 4 Şubat Dünya Kanser Günü kapsamında meme kanserine karşı uyarılarda bulundu. Dr. Öğr. Üyesi Açıkgöz, herkeste meme kanserinin gelişebileceğine dikkat çekerek, “Erkekler de dahil olmak üzere herkes meme kanserine yakalanabilir. Kadınlar ve erkekler arasında bazı farklılıklar olsa da, tedavi tüm cinsiyetler için çok benzerdir. Meme kanseri kadınlarda görülen kanser tipleri arasında birinci sırada yer almaktadır. Hayat boyu her 8 kadından birinin kansere yakalanma riski vardır. Meme kanseri, meme dokusundaki hücrelerden gelişen kanserlerdir. Meme dokusunun herhangi bir yerinden kaynaklanabilir. En sık görülen tipi; meme kanallarından kaynaklanan ‘duktal’ kanser denen kanserlerdir. Süt üreten bezlerden köken alan ‘lobüler’ kanserlerde sık görülür. Ayrıca diğer dokulardan kaynaklanan daha nadir medüller, tübüler, müsinöz gibi tipleri de vardır” diye konuştu.

“Risk faktörlerine dikkat edin”

Meme kanserine zemin hazırlayan risk faktörlerine karşı uyarılarda bulunan Dr. Öğr. Üyesi Açıkgöz, şöyle devam etti: “Obez veya aşırı kilolu olmak, yeterli fiziksel aktivite yapmamak, alkol ve sigara kullanımı, ilk doğum yaşı 30’dan sonra olanlar veya hiç doğum yapmamış olanlar risk altındadır. Ayrıca ilk adetini erken yaşlarda görenler, yaşam boyu daha uzun süre östrojen hormonuna maruz kalacaklarından dolayı risk artmaktadır. 55 yaştan sonra menopoza girme de meme kanseri riskini arttırmaktadır. Burada da etken uzun süre östrojen hormonuna maruz kalmaktır. BRCA-1, BRCA-2 mutasyonları gibi bir takım genetik değişiklikler, annesinde, anne tarafından akrabalarında, teyzesinde, kız kardeşinde meme kanseri olan kadınlarda meme kanseri gelişmesi riski daha fazladır.”

“Ağrı ileri evrede ortaya çıkar”

Dr. Öğr. Üyesi Açıkgöz, meme kanserinin belirtilerini şu şekilde açıkladı: “Meme kanserinin en sık rastlanan belirtisi, memede ağrısız, zamanla büyüyen bir kitlenin hissedilmesidir. Ancak, hastaların çok azında ağrı da belirtilere eşlik edebilir. Daha nadir olarak memede çekintiler, deride kalınlaşma, şişlikler, deride tahriş ya da bozulmalar ve meme ucunun hassaslaşması ya da içe dönmesi de dahil olmak üzere meme ucu belirtileri yer almaktadır. Sanıldığının aksine ağrı ve kanlı akıntı ileri evrelerde ortaya çıkmaktadır. Meme kanserine erken evrede tanı konmasının, tedavinin başarıya ulaşma ve hayatta kalma şansını arttırır. Kadınların 20 yaşından sonraki dönemde, her ay memelerini kendi kendilerine muayene etmeleri gereklidir. Meme dokusu içerisinde herhangi bir şüpheli kitle ele geldiğinde vakit geçirmeden doktora başvurulmalıdır. Ayrıca 40-69 yaş arası kadınların 2 yılda bir mamografi tetkiklerini yaptırmaları gerekmektedir. Normalde 20 yaşından sonra meme muayenesi ve yılda bir kez doktorda meme muayenesi yaptırmanız önerilir. Bu nedenle, erken dönemde hastalığın yakalanması için kadınların bilgi sahibi olması gereklidir. 50 yaşından sonra 2 yılda bir mamografi çekilmesi önerilmektedir.”

Okumaya devam et

Sağlık

Kış aylarında bağışıklığı güçlendirmenin püf noktaları

Vücudun savunma mekanizması olan bağışıklığı güçlü tutmak adına önemli bilgiler paylaşan Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Burcu Çakmak Sancar, üst solunum yolu enfeksiyonlarına sebep olan virüslerin hem soğuk havada canlı ve aktif olması hem de kapalı ve havasız ortamlarda daha çok bulunulması ve temasın artmasından dolayı kış aylarında bağışıklığın daha fazla düştüğüne dikkat çekti.

İSTANBUL-
Vücuda giren ya da vücutta bulunan yabancı faktörlere karşı vücudun kendini korumasını sağlayan ve bu faktörleri ortadan kaldıran bağışıklığın güçlü tutulması için dikkat edilmesi gereken noktalara değinen İstanbul Esenyurt Üniversitesi, Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Burcu Çakmak Sancar, özellikle kış aylarında dikkatli olunmasını önerdi. Soğuk havalarda bağışıklığın daha fazla düştüğünü kaydeden Sancar, “Bağışıklık düştüğünde kişi kendini öncelikle çok yorgun hisseder. Bununla birlikte soğuk algınlığı gibi üst solunum yolu enfeksiyonları daha sık görülür. Bir de uçuk gibi reaksiyonlarla sıklıkla karşılaşılır” dedi.

Sağlığı sürdürebilmek için güçlü bir bağışıklık sistemine sahip olunması gerektiğini vurgulayan Sancar, “Bağışıklık; iç ve dış faktörlere karşı vücudun gösterdiği dirençtir. İç faktörler, vücudumuzdaki kanser hücreleri gibi başkalaşan hücrelerdir. Dış faktörler ise bakteriler, virüsler gibi mikroorganizmalar ile çevreden ya da gıdalar yoluyla aldığımız toksinler ve diğer kimyasal maddelerdir. Vücut bu iç ve dış faktörleri yok edebilmek için bağışıklık sistemini kullanır ve bağışıklık sistemi aracılığıyla daha sağlıklı yaşam sürdürmeye çalışır” dedi.

“Soğuk havalarda insanların bağışıklığı düşer”

Kış aylarında bağışıklığın daha fazla düşmesinin nedenlerini sıralayan Sancar, “Bağışıklığı düşüren durum soğuk havanın kendisi değildir. Soğuk hava direkt ya da dolaylı yoldan bağışıklığın düşmesine neden olur. Bunun en büyük nedeni de üst solunum yolu enfeksiyonlarına sebep olan virüsler soğuk havada daha canlı ve aktif olurlar. Bununla birlikte soğuk havalarda insanlar daha fazla kapalı ortamlarda kalırlar ve havalandırma yetersiz olur. Dolayısıyla insanların kapalı ortamda daha fazla bulunması hem içerideki mikroorganizmalar için elverişli bir ortam sağlar ve sayısını arttırır hem de sınırlı alanda mikroorganizma ile temas artar. Bu nedenle soğuk kış aylarında bağışıklık daha fazla düşer” şeklinde konuştu.

Dengeli beslenmek önemli

Bağışıklığı güçlendirmek için öncelikle besinlerden faydalanılmasını öneren Sancar, “Yeterli ve dengeli beslenme bağışıklığı güçlendirmek için en önemli etkendir. Bununla birlikte uyku, stresten uzak durmak, yeterli su tüketmek ve egzersiz gibi faktörler sayılabilir. Ayrıca yediğimiz gıdaların bağışıklığı güçlendirici etkisi onların içerisindeki bazı maddelerden kaynaklanıyor. Bu maddeler karbonhidratlar, proteinler, yağlar, vitaminler ve mineraller gibi besin öğeleri ya da fitokimyasallar, probiyotikler gibi biyoaktif bileşenlerdir. Bütün bu maddeler gıdaya fonksiyonel nitelik kazandırıyor ve bağışıklığın güçlenmesine yardımcı oluyor. Günlük olarak taze meyve ve sebze tüketimi, vitamin ve mineral ihtiyacını karşılanması açısından önemli. Bununla birlikte et grubu besinlerin, yumurta, baklagiller ve fındık, badem, ceviz gibi yağlı tohumların içerdikleri bazı mineraller, protein, yağ asitleri ve vitaminler yönünden günlük ihtiyacımızın karşılanması için düzenli tüketilmeleri gerekir” diye konuştu.

“Türk mutfağında bağışıklığı güçlü tutacak birçok gıda var”

Türk mutfağında çok sık kullanılan soğan, sarımsak, tarhana, çörek otu gibi gıdaların bağışıklığı güçlendirecek önemli etkileri olduğunu belirten Sancar, “Bu gıdalar besin öğelerinin yanı sıra biyoaktif maddeler gibi bazı bileşenler de içeriyor. Bunları fonksiyonel gıdalar olarak adlandırıyoruz. Bu fonksiyonel gıdaların bağışıklığı güçlendirici etkisi mevcut. Soğan ve sarımsağın içerisinde bulunan alisin maddesinin bağışıklığı güçlendirici ve hastalıklara karşı koruyucu etkisi var. Karnabahar, brokoli ve lahana gibi sebzeler, limon, portakal, mandalina, greyfurt gibi narenciyeler, zencefil, zerdeçal, karabiber, kırmızıbiber gibi baharatlar, çilek ve probiyotikli gıdaların bağışıklığı güçlendirici etkileri, içerisindeki maddelerden kaynaklanıyor” diye konuştu.

Okumaya devam et

Trendler

KÜNYE
Copyright © 2021 O Haber Neydi - Tüm Hakları Mahfuzdur.